Emre Kartal
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Milletvekili Danışmanı, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Doktora Adayı (Phd Candidate)
Geçtiğimiz günlerde Türkiye'de Türk dünyasının sivil toplumla olan ilişkilerini geliştirmek üzere kıymetli bir proje başlatıldı. Bu projenin adı Türk Dünyası Sivil Toplum Destek Sistemi (TÜDSES). Türk Dünyası Sivil Toplum Destek Sistemi aslında iki tane sivil toplum kuruluşu olan Ahmet Yesevi İşbirliği ve Kalkınma Derneği (AY-DER) ve Köklerden Geleceği Kültür ve İşbirliği Derneği (KÖKDER) işbirliği ile hazırlandı. Ancak tabii ki proje AK Parti’nin Türk Devletleri ile İlişkiler Başkanlığı öncülüğünde yürütüldü. Bu konuda da Ankara Milletvekili ve AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Kürşat Zorlu bu işin öncülerinden oldu. Ben kısaca bu proje ne işe yarıyor, Türk dünyasına ne gibi bir katkısı olabilir üzerine birkaç söz söylemek istiyorum. Öncelikle TÜDSES projesi, Türk dünyasında ve Türkiye'de Türk dünyasıyla ilgili faaliyetler yürüten sivil toplum kuruluşlarını bir çatı altında bir araya getirip onların dijital ve sosyal ortamda birbirleriyle irtibata geçebilmesini ve işbirliği yapabilmesini sağlamayı amaçlıyor. Sistem şu şekilde işliyor. Bir veri tabanı oluşturulmuş durumda. Bu veri tabanı şu anda internet, mobil uygulamalar ve sosyal medya üzerinden aktif durumda. AK Parti Türk Devletleri İlişkiler Başkanlığı belli başlı sivil toplum kuruluşlarına davet göndermiş. Bunların sisteme katılımlarını istemiş. Ancak bunun dışında da münferit olarak herhangi bir sivil toplum kuruluşu bu sisteme girerek kayıt yapabiliyor. Kendi sivil toplum kuruluşunun iletişim bilgilerini, kendi sivil toplum kuruluşlarına alakalı yönetim bilgilerini bu sisteme ekleyebiliyor. İlerleyen safhada bu sistem bütün sivil toplum kuruluşları açısından bir internet sitesi görevi de görecek. Böylece sisteme erişen kullanıcılar, Türk dünyasının herhangi bir yerinden istedikleri sivil toplum kuruluşunun yöneticilerini, yürüttüğü faaliyetleri ve bu kuruluşlarla nasıl irtibata geçebileceklerini öğrenebilecekler. Şimdilik öğrendiğimiz kadarıyla 800'ün üzerinde sivil toplum kuruluşu bu sisteme kaydolmuş durumda.
Türkiye'de yaşayan Uygur topluluğunun bu projeye olan ilgisini ve katılım düzeyini nasıl değerlendiriyorsunuz? Beklenen faaliyet düzeyine ulaşıldı mı?
Bu sisteme kaydolanların sivil toplum kuruluşlarının ekseriyeti elbette ki Türkiye kaynaklı. Ancak benim ilgililerden aldığım bilgiye göre şimdiye kadar Özbekistan'dan, Kırgızistan'dan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden ve Azerbaycan'dan az sayıda da olsa sivil toplum kuruluşlarının bu sisteme dahil olduğunu görüyoruz. Bu bağlamda bu sistem sadece Türkiye'yi hedeflemiyor. Bütün Türk dünyasını hedefliyor. Özellikle katılan sivil toplum kuruluşlarına baktığınız zaman sadece Türk devletleriyle alakalı sivil toplum kuruluşları da yer almıyor burada. Burası çok önemli bir kısım. Çünkü Türk dünyası sadece Türk devletleriyle oluşmuyor. Başka devletlerin sınırları içerisinde yaşayan, başka devletlerin egemenliği altında yaşayan pek çok Türk topluluğu var. Bu Türk topluluklarının da sivil toplum kuruluşları buralara katılabiliyor. Örneğin; Türkiye'de Irak Türkmenlerinin, Doğu Türkistan Türklerinin, Balkan Türklerinin pek çok sivil toplum kuruluşu bu sisteme katılmış durumda. Bu durum son derece kıymetlidir. Çünkü Türkiye'de ve Türk dünyasında, Türk Devletleri Teşkilatı ile birlikte yükselen ‘Türk dünyası’ algısında kısmen devlet merkezli bir yaklaşım hâkim, fakat devlet merkezlilik şüphesiz önemli olmakla birlikte bunun yanında topluluklar ve millet merkezli olmak da gerekiyor. Çünkü Türk dünyası sadece Türk devletlerinden müteşekkil değil. Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile birlikte 7 bağımsız Türk devletinin varlığından söz ediyoruz. Ancak bunun yanında Irak Türkmenleri, Suriye Türkmenleri, Kırım Tatarları, Doğu Türkistan'da Uygur Türkleri, Balkanlar'da, Makedonya'da, Kosova'da yaşayan Türkler, İran'da milyonlarca Azerbaycan Türkü yaşıyor. Gagavuzya'da Hristiyan Ortodoks Türkler yaşıyor. Tataristan'da, Rusya sınırları içerisinde ve dünyanın pek çok ülkesinde Türk dünyasının parçası olan ve dili, dini, kültürü, sosyolojisi bizimle eşdeğer olan pek çok Türk topluluğu yaşıyor. Bunlarla da ilişkileri sürdürmenin en önemli kısmı sivil toplumdur. Çünkü devletlerarası ilişkiler belli başlı diplomatik kıstaslara bağlıdır ve bu kıstasların dışına çıkamazsınız.
Bu kıstasların başında da egemenlik gelir. Egemenlikle alakalı her devletin kırmızı çizgisidir. Ancak sivil toplum bunu çok daha geniş bir şekilde ele alabilir. Örneğin biz bugün Türk Devletleri Teşkilatı'nın maalesef ki özellikle Doğu Türkistan meselesi üzerine ciddi bir tavır alamadığını görüyoruz. Ancak sivil toplum kuruluşları bunları yapabilir. Devletler neden bunu yapamıyor? Çin ile ilişkilerin bozulmaması için yapmıyor olabilir. Devletler egemenlik haklarına ilişkin kırmızı çizgileri ihlal etmemek adına bu şekilde hareket ediyor olabilir. Bu durum elbette tartışmaya açıktır ancak sivil toplum bu engelleri aşabilir. Örneğin herhangi bir sivil toplum kuruluşu Doğu Türkistanlı Türkleri Ankara'ya, Bakü'ye, Bişkek'e, Aşkabat'a getirdiğinde burada yapacakları toplantılar, sivil toplum faaliyetleri bu sınırlamaların dışında kalacaktır. Türk dünyasındaki insanların birbirlerini tanıması, özellikle devletsiz Türklerin, yani bir devlete sahip olmayan Türklerin tanınması açısından sivil toplum faaliyetleri çok önemlidir.
Bu noktada şunu ifade etmek istiyorum. Türk Devletleri Teşkilatı'nın da bu bağlamda TÜDSES gibi projelere destek vermesi ve kendi ülkelerinde bu projeyi genişletmeleri gerektiğini düşünüyorum. Ben eminim ki projenin öncüsü olan Prof. Dr. Kürşat Zorlu’da bundan alakalı girişimlerde bulunmuştur. Bu konunun Türk Devletleri Teşkilatı gündemine geleceğini ve orada da sivil toplum kuruluşlarının dahil olması için çalışmaların daha hızlı bir şekilde yürütüleceğini de biliyorum. Her konuda olduğu gibi bunda da eminim ki Azerbaycan öncü olacaktır. Azerbaycan’da kurulu olan sivil toplum kuruluşlarının, özellikle gazi şehit dernekleri ile Türk dünyası ile ilgili tüm derneklerin bu sisteme dahil olacağına, hatta bu sistemin Türk devletlerinin dillerinde de faaliyete geçeceğine inanıyorum. Bu noktada TÜDSES çok önemli bir görev yapacaktır. Proje şu an henüz başlangıç aşamasındadır; yani önemli bir safhadadır.
Onun için bu gelişimin desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Türkiye'de de 800'ün üzerinde sivil toplum kuruluşunun katıldığını bu sisteme katıldığını belirtmiştik. Buna Türk dünyasından daha çok katılım olması gerektiğini düşünüyorum. TÜDSES ile alakalı basına baktığımızda AK Parti'nin öncülüğünde yürütülen bir proje olduğu için gerek ulusal ajanslar gerek devletin ajansları bu konuya dair önemli haberlerin yer aldığını görüyoruz. Bu bağlamda da TÜDSES'in çok faydalı olacağını düşünüyorum. Çünkü özellikle Türkiye'de, Türk dünyası üzerine kurulmuş pek çok sivil toplum kuruluşu var. Nitekim yüzlerin üzerinde belki bine yakın sivil toplum kuruluşu mevcut. Ancak dijitalleşen dünyada bu sivil toplum kuruluşlarının arasındaki ilişkileri sağlamak için bu tür platformlar çok önemlidir. Buna sisteme katılacak sivil toplum kuruluşlarının da daha çok ortak faaliyetler üretebileceğini düşünüyorum.
TÜDSES’de Türk devletlerinden de katılımlar arttıkça sivil toplum kuruluşları arasında ilişkinin de artacağını düşünüyorum. Çünkü milletler arasında ilişkiler sadece devletler ile yürütülmemelidir. Sivil toplum üzerinden de yürütülmelidir. Bugün Türk Devletleri Teşkilatı, diplomatik alanda, devletlerarası ilişkiler anlamında Türk dünyasıyla alakalı çok kıymetli bir görev yürütmektedir. Ancak bunun yanı sıra bu insanların; sivil toplumunda, ticari alanda, sosyal alanda, ideolojik alanda ve pek çok alanda kendilerini bir araya getirecek sivil alanlar inşa etmesi gerekmektedir. Bu tür projelerin ben bütün Türk dünyasında sivil toplumun gelişmesine de katkı sağlayacağını düşünüyorum. Özellikle post Sovyet döneminden gelen devletlerin sivil toplum noktasında yeni gelişim halinde olduğunu düşünürsek Türkiye'deki böyle bir projenin de Türk dünyasında da Türk devletleri teşkilatındaki diğer üyelere de sivil toplumun gelişimi noktasında öncü olabileceğini düşünüyorum.
Bu yönde de bence kıymetli bir projedir. TÜDSES'in bir diğer tarafta da Türk dünyasına dair haber ve duyuru akışında yapacağını görüyoruz. Bugün internet sitesine girdiğiniz zaman sitenin bir bölümünde zaten Türk dünyasından gelen haberlerin buralarda takip edilebildiğini görüyoruz. Sonraki aşamada ise sivil toplum kuruluşlarına ihtiyaç ve taleplerini yönlendirmesi noktasında da bir işlev göreceği biliniyor. TÜDSES'e kayıtlı olan sivil toplum kuruluşlarının gerek devlet kurumlarıa gerekse de diğer sivil toplum kuruluşlarına ihtiyaç ve taleplerini iletebileceği bir sistem oluşacak. Burada Türk dünyasının sosyal ve kültürel hafızasını dijital ortamda koruyacak kapsayıcı bir proje olduğunu görüyoruz. TÜDSES'in Türk dünyasının sivil toplum ağını küresel ölçekte model gösterilecek bir dijital entegrasyon sistemine dönüştürmek için yola çıktığını biliyoruz.
Proje; Türk Devletleri Teşkilatı üyeleri başta olmak üzere tüm Türk dünyası STK'larını kapsayan veri temelli, koordinasyonlu ve stratejik bir sivil toplum ekosistemi oluşturmayı hedefliyor. Ayrıca, Türk dünyasında bilginin merkezi, işbirliği platformu ve ortak ideallerin dijital gücü olma yolunda ilerlediği görülüyor. Dijital alanda yürütülecek olan bu projenin de çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Burada bir diğer konuya geçmek istiyorum. Özellikle bu sivil toplum noktasında da bahsettim. Doğu Türkistan meselesi Türk dünyasının kanayan bir yarasıdır. Bundan alakalı da hem Türkiye'de hem uluslararası alanda pek çok proje yürütülüyor. Bu tür sivil toplum işbirlikleri de Doğu Türkistan meselesiyle alakalı ciddi bir katkı sağlayacaktır diye düşünüyorum. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi özellikle Çin'in yükselen bir devlet ekonomi olması ve tarihsel politikalarıyla ön plana çıkmasına yol açmaktadır. Çin; gerek kuşak yol politikası gerek diğer hegemonik yaklaşımlarıyla ‘Orta Koridor’ dediğimiz ve Türk devletlerini de içine alan coğrafyada ciddi bir hegemonya kurmayı hedeflemekte, yürüttüğü ekonomik ve ticari faaliyetlerle Türk devletlerini dış politik hedefleri doğrultusunda etkilemek istediğini biliyoruz.
Bu girişimi şu anda hangi büyük Uygur STK'ları, kamu dernekleri ve etkili kişiler destekliyor?
Bu noktada da Doğu Türkistan meselesinde Türk Devletleri Teşkilatı'nın ve Türk devletlerinin çok daha güçlü ses çıkartmasını mevcut ekonomik iklimde zor olduğunu ya da daha koordineli bir şekilde yürütülmesi gerektiğini görüyoruz. Bugün maalesef Türk Devletleri Teşkilatı'nın yayınladığı zirve bildirilerinin hiçbirisinde Doğu Türkistan'a dair bir karar ya da bir veri olduğunu görmüyoruz. Doğu Türkistan'da insanlığa karşı ciddi suç işlenmektedir. Bu politikaların soykırıma vardığı görülmektedir. Bu politikalar çok uzun uzun anlatabiliriz; Bakü'deki dostlarımız da elbette ki bundan haberdardır. Ancak bir bilgilendirmem gerekirse; Doğu Türkistan 1948-49 yıllarından beri Çin işgalindedir. Neden ‘Çin işgali’ dediğimi gelince Doğu Türkistan daha öncesinde iki tane cumhuriyet kurmuştur. Biri Doğu Türkistan Cumhuriyeti, diğeri Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti'dir. Daha öncesinde de Kaşgar merkezli olarak Yakup Bey Devleti, Kaşgarya ve bunun gibi pek çok bağımsız hanlık ve idare kurulmuştur.
Hatta bir dönem özellikle Yakup Bey döneminde Doğu Türkistan'da hutbeler Osmanlı Padişahı adına okutuluyordu. Paralar Osmanlı Padişahı adına bastırıyordu. Osmanlı Devleti'nden buraya askeri ve siyasi bir destek geliyordu. Yani de facto olarak aslında Doğu Türkistan Kaşgar merkezli olarak Osmanlı Devleti’ne bağlı bir devlet gibi durumdaydı. Ancak 1948-49'dan sonra Çin bölgede hakimiyetini kesinleştirdi. 1800'lü yıllardan itibaren Çin işgalleri başladı. 1800'lü yıllarda buraya Xinjiang adı verildi. Xinjiang yeni sınır, yeni toprak anlamına gelir. Bugün maalesef bizim Türk devletlerinde de, Türk sivil toplum kurulunda da bu bölge Xinjiang şeklinde kanılmaktadır. Bu kullanımlardan uzak durmak lazım çünkü oranın tarihsel bir ismi var. Bu da Şarki Türkistan ya da Doğu Türkistan'dır. Doğu Türkistan'da 48-49'daki işgalden itibaren asimilasyon politikaları, dilin yasaklanması, kültürün yasaklanması, İslami ve Türk kültüründen gelen isimlerin engellenmesi, Türkçe eğitimin engellenmesi gibi pek çok politika yürütülmüştür.
Özellikle 2000'li yıllardan itibaren maalesef çok acı bir şekilde, Nazi dönemindeki Almanya uygulamalarını anımsatacak şekilde toplama kampları kurulmuştur. Bu toplama kamplarına Çin devleti yeniden eğitim kampları demektedir. Ancak bu yeniden eğitim kampı değildir. Oradan ayrılanlardan, kaçmayı başaranlardan veya onların tanıdıklarından öğrendiğimiz kadarıyla bu kamplarda ve bölgede işkence, asimilasyon ve ölüme varan organ ticaretini de kapsayan ağır bir baskı düzeni kurulmuştur. Doğu Türkistan'da Çin Halk Cumhuriyeti'nin, Çin Komünist Partisi'nin ciddi bir insanlığa karşı suç işlediği artık Uluslararası Af Örgütü, Birleşmiş Milletler ve uluslararası pek çok kurum tarafından tespit edilmiş durumdadır. Bu bağlamda da Türk devletlerinin bu konuda daha çok ses yükseltmesi için iki temel mesele vardır. Bu temel meselelerden biri Türk devletlerinde milli şuura ve Türk dünyasının meselelerine dair özellikle Doğu Türkistan meselesine dair şuur ve bilgiye sahip bürokratlar ve akademisyenlerin daha çok yetişmesidir.
Projenin Türk kamuoyunu etkileme potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu süreç toplum ve medya tarafından nasıl karşılanıyor?
İkinci temel mesele ise toplumun buna ses vermesidir. Yani sivil toplum faaliyetleridir. Bu noktada uluslararası olarak yürütülen pek çok proje vardır ve projelerin sonuçları sosyal medyada, internette raporlar olarak bulunması mümkündür. Bu noktada toplum ne yapabilir? İşte bu benzeri sivil toplum faaliyetleriyle boykotlar yapabilir. Bugün Çin mallarını boykot etmek zordur ancak elimizden geldiği kadar bunu yürüttüğümüz zaman sonuç alabildiğimizi görebiliyoruz. Örneğin Türkiye'de Filistin'deki insanlığa karşı işlenen suçlardan dolayı İsrail'e yönelik bir boykot projesi yürütülmektedir. Bunun benzeri bir şekilde Çin mallarına karşı, Çin ticaretine karşı gümrük vergileri uygulanabilir, ambargolar uygulanabilir, belli başlı yüksek vergiler uygulanabilir. Bunlar yapılmayacak şeyler değildir. Toplum da buna dair bilinçlendiği zaman Çin'e yönelik yürütülecek bir proje, boykot kampanyası Çin'i ciddi bir şekilde tedirgin edecektir. Çünkü Çin özellikle bunlardan korkmaktadır.
Projenin Çin-Türkiye ilişkilerini ve Türkiye'nin dış politika gündemini etkileme olasılığı var mı?
Çin yaptığı insanlığa karşı suç ve soykırım politikalarının dünya üzerinde duyulmasından büyük çekince duymaktadır. Dünyanın pek çok ülkesinden, özellikle Türkiye'den gazetecileri, sivil toplum kuruluşlarını ve siyasetçileri ücretsiz bir şekilde ülkelerine davet ederek orada aslında bir soykırım olmadığını anlatmaya çalışmaktadır. Biz Türk dünyasının parçası olarak bunun aslında böyle olmadığını sivil toplum kuruluşlarıyla, devlet kanallarıyla anlattığımız takdirde Çin zaten geri adım atmak zorunda kalacaktır. Yakın zamanda Türkiye'de bir dizi vardı Osmanlı tarihini anlatan. Bu Osmanlı tarihini anlatan dizide Türk dünyasının önemli şair ve fikir insanlarından Ali Şir Nevai, Osmanlı padişahıyla karşılaşmaktadır ve Kaşgar'dan, Doğu Türkistan'dan bahsetmektedir.
Bu dizi sahnesi bile Çin'i rahatsız etmiştir ve Çin diplomatik misyonu dizinin yapımcılarından özür dilemesini istemiştir. Çin’in Doğu Türkistan'la alakalı doğruların gündeme gelmesinden ne kadar korktuğunu buradan anlamaktayız. Bu bağlamda da Türkiye ve özellikle Azerbaycan'ın bu meselede öncü olması gerekmektedir. Türkiye-Çin, Azerbaycan-Çin ilişkilerini bozmadan bu meseleyi gündeme getirmek herkesin lehime olacaktır. Bu noktada Doğu Türkistan meselesiyle alakalı sivil toplum çalışmalarının kıymetini vurgulamak istiyorum.